Sayfalar

Recent Posts

2013/08/11

Tayland - Chiang Mai Gezisi 2010



Yıllar geçtikçe insan yaşlandığının farkına varıyor. Belirtiler teker teker kendini göstermeye başlıyor. Mesela, artık bir büyük rakı içince ertesi gün rahatsız oluyorum, günde iki paket sigara da zorlamaya başladı. Keza en büyük zevkim olan, Antalya tarafından, Manavgat’ı 5 km. kadar geçince kamyoncuların favori mekanı meşhur Artezyen et lokantasında eskisi gibi bir kilo veya üstü oranlarda et yiyemiyorum. Uykum geliyor hemen.
Fakat en moral bozanı ruhsal değişiklikler. Geçenlerde kendimi, heyecanla Macit Gökberk’in Felsefe Tarihi kitabını okurken buldum. O derece kendimi kaptırmıştım ki, Sokrates’in ölümü sonrası oluşan Kynikler ve Kyrene okulları arasında taraf tutar oldum. Tabii ki tercihim, başında Aristippos’un olduğu ve hiç şüphe götürmeyecek şekilde açıkladığı “İyi hazdır, iyi ile haz aynı şeylerdir” temelinde Hedonizm yani hazcılık felsefesini savunan Kyrene okulları oldu. Şimdiye kadar heyecanla yalnızca çılgın pilot Mister No, imkansızlıkların dedektifi Martin Mystere ve ilkel çağların yenilmez savaşçısı Conan okurdum. Durum cidden vahimdi.
İşte bu ruh hali içerisinde yeniden bir yerlere gitme isteği oluştu bünyede. Tayland’a güzel bir promosyon uçuş bulunca birikmiş millerimle hemen aldım bileti. Planım, Bangkok’ta bir kaç gün takılıp, artık şansıma Vietnam, Laos, Burma Allah ne verdiyse bu ülkelerden birinin vizesini almaktı.
Maalesef gerçek hayat haddinden fazla kaotik olduğundan teoriyle pratik birbirini tutmuyor. Seyahate iki hafta kala Bangkok karıştı. Turuncular mı, sarılar mı iki grup birbirine giriyor. Gezi forumlarında, işte durum karışık kesinlikle gitmeyin türü haberler. Keskin nişancılar Bangkok caddelerinde insanları vuruyor, alışveriş merkezleri yağmalanıyor. Bir kaç gün sonra da havaalanı göstericiler tarafından işgal ediliyor. 3000 yolcu havaalanında mahsur kalıyor. Şaka gibi. Biletimi ayarlamışım, iznimi ayarlamışım. Uçuşa bir hafta kalmış. Neyi paylaşamıyorsunuz, hem bu sıcak ve rutubetli tropik iklimde insan bırak gösteri yapmayı, hareket etmeye üşenir. Verip veriştiriyorum bu çekik gözlülere. Aklıma, artık dünya klasikleri arasına girmiş, efsanevi Tosun paşa filmi geliyor. Seferoğlularıyla Tellioğulları mübarekler. Aman ne olursa olsun diyorum atlıyorum uçağa.



Resimde benim uçuştan bir hafta önce, karizmadan ödün vermeyen ama havaalanında göstericilerin arasında ibiş gibi mahsur kalan turist kardeşi görüyoruz. Kesin İngiliz’dir, soğukkanlı ya arkadaşlar. Biz olsak sote bir yerde bağdaş kurardık, hangi grup sayıca üstünse onların renginde tişörtümüzü giyip başlardık bağırarak tezahürata.



Havaalanında yine Garanti Loudge macerası. Bu sefer utanıyorum nedense , sırt çantama atmıyorum kekleri, ekmekleri. Utangaçlıkta başladı bende. Enteresan. Diğer gezi yazılarımdada yazmıştım. Alt katta tuvaletler sote yakın sigaranızı umarsızca.

Irka dayalı milliyetçi değilimdir ama yurdum insanını kesinlikle çok seviyorum, başka bir ülkede yaşamayı düşünemiyorum bile. O kadar ülke dolaştım ama bu derece nevi şahsına munhasır bir millet yok. Muhtemelen anadolu topraklarına özgü bir durum bu. Boşuna yabancı gizli servisler bizi "unpredictable" yani ne yapacağı belli olmayan milletler kategorisine sokmamış. Cidden bu millete bulaşılmaz. Thy ile uçuyoruz ve uçağın yaklaşık %90 ı Türk ve inanın kimsenin Tayland'daki karışıklar umrunda değil. Herkes Tayland'ın konuksever ve güleryüzlü bayanlarına kilitlenmiş durumda. Uçakta kritikler yapılıyor stratejiler belirleniyor. Bangkok karışmış , havaalanı geçen hafta zaptedilmiş kimseyi zerre kadar ilgilendirmiyor. Sri lanka gezisindede her askeri kontrol noktasındaki rahatlığımızı gören rehberimiz Jagath ilk defa sizin gibi umursamaz turistler görüyorum demişti. Öyle bir sinerji varki uçakta sanki hepimiz Tayland'ı fethe çıkmışız. Çal mehter marşını , önümüzde kimse duramaz her yeri fethederiz.

Havaalanına iniyoruz. Koşar adımlarla ilk hedefimiz sigara odası. Bir anda yurttaşlarımla birlikte
dolduruyoruz odayı. Hatta doluluktan kapıyıda açmak zorunda kalıyoruz. Pasaport kontrolünden önce atıyoruz kendimizi sigara odasına. Nikotin krizi yüzünden bu sahneyi çekemedim. Sonrasında çok üzüldüm.

Atatürk Havalimanı duty free sinde, 3 karton marlboroyu 2 karton fiatına veren bir promosyon vardı. Hemen almıştım. Ama Tayland'daki acar gümrük görevlileri sanki elleriyle koymuş gibi , beni ve diğer vatandaşlarımı tek tek durdurdular. İşin enteresan boyutu başka ülke vatandaşlarına geç diyorlar. Çevreme şöyle bir baktım, hepimiz iki kartondan fazla sigarayla yakalanmışız ve herkes yalvarma modunda. Aslında gümrük görevlileride haklı , adamlar her yere koca koca yazmış, içeri sokulabilecek içki ve sigara miktarları. Karşıdaki amcam nuh diyor peygamber demiyor. İşte cezası şu kadar. Zaten anlamıyorumda ne demek istiyor. Gülümseyerek neyse babacan dedim al şu bir karton senin olsun beni hatırlarsın mealinde bir şeyler saçmaladım. Amcamda gülümseyerek sırtıma vurup geç dedi. Bu Tayland gümrüğünde ikinci haraç ve rüşvet verişim. İlkinde döner makinası ve kılıç gibi bir döner bıçağı sokarak kişisel rekorumu kırmıştım.  Hey allahım gitti bir karton sigara.

Geliş katında , kahvemi alıp dışarıya çıktım , sigaramı tüttürdüm. Norveç li bir petrolcüyle sohbet ediyorum, iki hafta önce ciddi anlamda karışmış ortalık şimdi vietnam a geçiyormuş. iyi yolculuklar diliyorum. Bangkok'a vızır vızır taksiler, otobüsler çalışıyor. Havaalanındada tedirgin edici bir durum yok, yalnız ilk gelişime göre asker ve güvenlik sayısı bayağı bir fazla. Ne yalan söylüyüm haberlerde o görüntüleri izledikten ve şu Norveç 'li adamla konuştuktan sonra Bangkok'a gitmeye hafif korkuyorum. Yine plansızlık, yine yabancı bir ülkede havaalanında ne yapacağını bilememe durumları. Mazoist bir zevk alıyorum bu durumdan. Ama kahveyle sigara muhteşem gidiyor. Bir tane daha yakıyorum .


   Aklıma ortak bir arkadaş sayesinde tanıştığım ama internet üzerinden yazışmak hariç yüz yüze hiç görüşmediğim, Kuzey Tayland tarafında, Burma sınırındaki Chiang Mai’de yaşayan Şafak Akköse geliyor. Açıyorum telefonu saat 14:00 olmasına rağmen Şafak yeni uyanmış. “Üstat,” dedim “Bangkok’taki konjonktür biraz karışık, yanına geliyorum. Oradan Burma, Laos filan yapabilir miyim, sınırdan veriyorlar mı vizeyi?” Uykulu bir ses tonuyla, “Gel abi hallederiz,” dedi. Yurdumun bu meşhur “Hallederiz” kelimesini duyduğum anda içimden işte macera başlıyor dedim.

 Sinirlendimi , şu şekilde meditasyon yapan Şafak kardeşimin yanına gidiyorum.


Atladım 5000 baht = 307 TL ye biletini kaptığım Bangkok Airways’e, bir saatlik uçuş sonrası Chiang Mai’ye indim. Şafak’la, Doğan Abi birlikte havaalanından aldılar beni. Doğan Abi Avustralya’da yaşıyor, Tayland’dan kahve alıyor ve Avustralya’ya ihraç ediyor. Chiasso adlı bir marka yaratmış onu pazarlıyor.

Birlikte Şafak’ın şehir merkezindeki cafe’sine geçtik, başladık koyu bir sohbete. Ben de bu sıcak misafirperverliğin altında kalmamak düşüncesiyle, her seyahatte acil durumlar için yanımda getirdiğim iki adet 70′lik rakı şişesini hediye olarak verdim. Rakıları görünce nasıl sevindiler anlatamam, bir Türk’ün gurbette en çok özlediği şey ellerindeydi artık. Bu özel hediyeden sonra aramızdaki arkadaşlık bağları kopmamak üzere sağlamlaştı.

Şafak kahvelerimizi hazırladı. Kahve işini o kadar seviyor ki, bir yandan da kahve hakkında türlü türlü bilgiler veriyordu. Şimdiye kadar Starbucks’ta yalnızca sütlü filtre kahve siparişi verecek kadar kahve kültürü olan bana, Arabica kaç metrede yetişir, Robusta kaç metrede yetişir, kahve yapım teknikleri, satın aldığı kahve bahçelerinden yılda kaç ton ürün elde ediyor, kahve yetiştirme süreci ve daha hatırlayamadığım bir sürü bilgiyi büyük bir zevkle anlattı. Bu brifing esnasında aramızda bir yaş olmasına rağmen “Cenk Abi” diye hitap ediyordu. “Şafak’cığım, bu tatile çıkma sebebim yaşlanma kompleksine girmem, lütfen abi filan deme,” dedim. Maalesef hala bana “abi” diyor.

  Şafak, nev-i şahsına münhasır biri. Elit bir yaşam biçimini benimsemiş Chiang Mai’de. Golf kulübüne üye olmuş, cafe’sinin içinde de golf oynayıp duruyor. İşin enteresanı müşteriler de garipsemiyor, alışmışlar artık. Rahatlatıyormuş, kafasını daha iyi odaklayabiliyormuş.



  Benim çılgınlıklarım, onun marjinalliği yanında bir ilkokul çocuğunun yaptığı yaramazlıklar gibi kalıyor. “American Beauty”, “Fight Club”, “Renault Megane’ını satan Bilge” tadında oldukça kıskandırıcı bir Chiang Mai’ye gelme hikayesi var: Bir gıda şirketinde satış yöneticisi olarak çalışırken İstanbul trafiğinde mahsur kalıyor, “Ben ne yapıyorum, bu nasıl yaşam, ben kimim, nereden geldik nereye gidiyoruz?” tarzında varoluşçu sorular sormaya başlıyor. Direkt eve gidiyor açıyor birasını televizyonun karşısına geçiyor. Tabi telefon susmuyor, “Şafak bey şu sipariş ne oldu, raporları gönderdiniz mi, aksiyon alabildik mi?” gibi iş dünyası jargonunda bir sürü soru. Arıyor müdürünü ben bırakıyorum tazminatımı verin diyor. Normalinde zorluk çıkartırlar ama herhalde ciddi anlamda üşüttüğünü düşünüyorlar ve tazminatını da alıyor. Her şeyini ailesine bırakıyor, cebine 5000$ alıp daha önce iş için geldiği Chiang Mai’ye yerleşiyor. Bir Plaza insanı olarak yıllardır dilimize vurmuş, yok “Bırakacağım işi tazminatımı alacağım sakin bir yere yerleşeceğim” fenomenini gerçeğe dönüştürüyor. Helal olsun.


 Şafak, büyük üstat Nikola Tesla hayranı. Cafe’sinin yanına atölye hazırlamış, kendi imalatı kahve makinaları yapıyor.





 

Makine imalatının başlama hikayesi şu şekilde;
Tayland kahve çekirdeğinin asiditesi çok yüksek, o yüzden de koyu kavurup bu asit oranını düşürmek gerekiyor. Tayland malı kahve kavurma makinelerinin kazanları ince olduğundan koyu kavurayım derken kahveyi yakıyorlarmış. Almanların “Probat” makinesinin kazanının çelik alaşımları kahveyi koyu kavurma imkânı veriyormuş ama makine 2 milyon baht (yaklaşık 122 bin TL). Bizimki de bir makineye bu kadar verilir mi demiş. Daha önceden kahve bahçelerine ekilecek kahve cinsini belirlemek sebebiyle tanıştığı Chiang Mai üniversitesinin profesörüne konuyu açmış. Adam ilk olarak deli sanmış bunu, ciddiye almamış.
Şafak da o hırsla projesini kafasında oluşturmuş, kaynak yapmayı öğrenmiş, metal kesmeyi öğrenmiş, her akşam ders çalışmış, iç içe iki kazan kullanıp aralarından sıcak hava geçirmiş. Bu sistem hem kahve çekirdeklerinin ateşle temasını engellemiş hem de hepsini eşit oranda pişmesini sağlamış. Ayrıca doğa dostu bir teknolojiymiş. Kaça mal etti unuttum ama, orijinaline göre oldukça ucuz bir fiyat söylemişti. Şimdi el üstünde tutuyorlar üniversitede Şafak’ı.

Bu güzel sohbette zaman nasıl geçti anlamadım. Ama bayağı bir yorgundum, üstad beni bir otele yerleştir , duş dinlenme filan biraz insana benzeyeyim dedim. Sağolsun kırmadı, gece birlikte içme şartıyla  500 bahtlık güzel bir otele yerleştirdi. Antalya dan İstanbul'a geçiş , havaalanında bekleme , yaklaşık 10 saatlik, İstanbul-Bangkok seyahati, Bangkok'ta kahve molası nereye gideceğine karar verme süreci, sonrasında Bangkok - Chiang Mai , 36 saatten fazladır yollardaydım. Otel odasında duş aldım, bir bira içtim, akşam Şafak'la buluşana kadar biraz kestireyim dedim. Yatış o yatış bir uyandım sabah olmuş. Kesintisiz 16  saat kadar  uyumuşum. Yaşlanmışız malesef. Telefonumda bir sürü cevapsız çağrı hepsi Şafak'tan. Akşamdan kalan iki birayıda içtim , bir de sigara yaktım sabah sabah ilaç gibi geldi. Şafak ıda arayamam adam zaten rutin öğleden sonra 14:00 gibi uyanıyor, kıskandırıcı bir yaşam biçimi.
Kendimi vurdum Chiang Mai sokaklarına. Hava Bangkok veya Tayland'ın diğer yerlerine göre daha serin ve daha az rutubetli. Rahat yürünüyor. Yollar sakin. Bangkok'daki karışıklıktan eser yok, sanki farklı bir ülkedeyim.




Muzlu wafer satan bir sokak satıcısınında duruyorum, orgazmik bir lezzet. 15 Baht = 1 TL 5 tane götürüyorum. Satıcı bile şaşırıyor ne yapayım sabah sabah aç karnına iki biradan sonra çok acıkıyorum yahu.



Sonra pazara geliyorum. Çeşit çeşit tropikal meyveler var. Meyveler tüm Tayland'a buralardan gidiyor.




 Favorim "Mangosteen" denilen bu meyve. Bir kilo alıyorum. 40 Baht  = 2.5 TL Elimde poşet yiyerek  dolanıyorum sokaklarda.


Chiang Mai hakkında hiç bir bilgim yok, Tuktuk denilen motorsikletten bozma araçlardan birini durduruyorum. İlk "historical place" diyorum bakıyor suratıma "temple" diyorum , "stupa" diyorum yine aynı tepki , aklıma "wat" geliyor gülümsüyor Thai'ce bir şeyler diyor, sürmeye başlıyor.

Tuttukçunun seçtiği Wat Chedi Luang tapınağına geliyoruz.Etkileyici bir yer, hikayesine netten bakın , copy&paste yapmaya üşendim.


Sakin sakin , tapınağı dolaşırken yanıma biri geliyor. Mr Noi'yle tanışıyorum, tanışmaz olaydım. Vietnam, Laos, Burma planlarım an itibariyle son buluyor. Klimalı taksim var, Chiang Mai nin turistik, tarihi yerlerine seni götürürüm diyor. Eyvallah  bir belgen filan varmı diye soruyorum. Malesef yok diyor. Başımdan savmak için , tamam babacan benzin senden günlük 500 baht = 30TL veririm diyorum. Tamam bana uyar diyor.
İşte Mr Noi.
E

Arabaya binerken içime bir kurt düşüyor, hiç pazarlıksız benzin dahil günlük 500 baht gibi komik bir rakamı kabul etmesi , denyovari gülümsemesi, sebepsiz bir mutluluk halleri, bir gizem bir esrarengizlik!!! Aklıma türlü türlü şeyler geliyor, hadi soyguna filan razıyım, organ mafyası olaylarıda var, hoş akciğer ve karaciğerimi içilen yüksek miktarda sigara ve alkolden dolayı  isteselerde piyasada okutamazlar ama bunun böbreği var, gözü var, dalağı var, varda var. Telefonla Şafak'ı arıyorum, ikinci defa uyandıyorum kardeşimi, "Üstad, buralarda adam kaçırma filan oluyormu?"  Uykulu bir sesle "bir şey olmaz", "hallederiz abi" diyor ve telefonu kapatıyor uyumaya devam ediyor. Bende aman boşver ne olacaksa olsun, Mr Noi önce çek bir markete bira alalım diyorum. İçe içe yola koyuluyoruz. Bundan sonra malesef blog okurlarını bilgilendirmek için fiatları yazamayacağım Mr noi yle hep sarhoş dolaştığımızdan giriş ücretleri, harcamaları filan hepsini unuttum. Ama toplam 10 günlük Tayland seyahati her şey dahil 1000 $ civarında tuttu.

Yakınlarda bir botanik bahçesi var, ilk oraya gidiyoruz.




Canım sıkılıyor safi bitki botanik filan anlamadığım şeyler, Mr Noi  çek bakalım şöyle atraksiyonlu bir yere diyorum. Fil safari istermisin diyor. Biz sürebiliyormuyuz  diye soruyorum, hayır üstte oturup etrafa bakıyormuşuz sadece. Srilanka'daki fil sürme maceramdan sonra gereksiz geliyor. Bakınız : Fillerle Dans


O zaman istikamet Timsah çiftliği diye karar alıyor Mr Noi. Tabiki her gittiğimiz yerden komisyon aldığını hatırlatmama gerek yok bu sebepten ücretli her atraksiyona sokmaya çalışıyor beni ama olsun zaten düşük ücret aldı. Hatta gezinin sonlarına doğru Chiang Mai deki tüm alışveriş yerlerini dolaştık birlikte sırf bedava benzin kuponu alsın diye.

Timsah çiftliğine geldiğimizde ikimizde kafayı bulmuştuk . Fotoğraflar bu yüzden kalitesiz çıktı. Mr Noi sarhoş kafayla bir objektifte tutturamadı beni. İlk klasik gösteriyle başladı. timsahın kuyruğundan tutma, kafayı ağzına sokma , bol alkış falan filan.


Gösteri sonunda anons yapıyorlar, isteyenler timsah dolu havuza girebilir diye. İkimizde dalıyoruz havuza. Ayık kafayla hayatta yapamazdım. Zaten gezi sonuna kadar bu denyo adamla,  sarhoş kafayla trafik kazasından gitmememiz veya bilumum tropikal hayvanat tarafından parçalanmamamız mucizeydi.


Ayağımız filan kaysa timsahların arasındayız. Kuvvetle muhtemel hepsinin karnı tok ve uyuşturulmuşlardır yoksa adam bırakmazlar havuzun içinde.


Mr Noi yine objektifi tutturamadı. O gazla büyükçe bir timsahın üstüne çıktım. Bizimki malesef timsahı sığdıramadı fotoğrafa. İçki yaramıyor bu adama.


Şansa bizden habersiz , timsah çiftliğinde aynı pozun fotoğrafını çekmişler, çıkışta haber verdiler ,


Günü noktalıyoruz. Otele bırakıyor beni. yürüyerek Şafak'ın cafesine gidiyorum.  Yolda sokak satıcılarından bir şeyler yiyorum.


Cafede Doğan abi de var.  İçki vakti gelmişti. Şafak “Abi, devamlı takıldığımız Time diye bir mekan var oraya gidelim,” dedi. Bol buzlu bol sodalı viskilerimizle, içki masasında bu seferlik memleketi değil Tayland’ı kurtardık. Kral şu şekilde davranmalı, hükümet şu kararları almalı, turuncu tişörtler daha estetik duruyor tarzı fikirlerimizi beyan ettik. Güldük eğlendik. 500 bahta benzin dahil, şoförlü araç tuttuğumu öğrenince Şafak ta numarayı istedi, misafiri gelirse onlara yönlendiricek Mr Noi yi.


Sabaha doğru sarhoş kafayla ben otele onlar evlere dağıldı. Öğlene ancak uyanabildim. Bu seferde Mr Noi aramış .  Aradım, kusura bakma dedim. Neyse  trip yapmadı sağolsun geldi hemen. Bu sefer istikamet zürafa kadınların köyü ve  yılan çiftliği. Sabah kahvaltısı niyetine Pad thai lerimizi yiyip, marketten biralarımızı alıyoruz.

Kesinlikle Tayland'ın en lezzetli Pad Thaisi, kuzeyde sebze meyveler taze. Üç tabak götürdüm.


Zürafa kadınlar, long neck women yada Kayan People; orjinalleri  Kuzey Tayland ve Burma arasında bir yerlerde. Ayrıntılı bilgiyi wikipedia'dan bulabilirsiniz. İşte küçüklükten itibaren boyunlarına halka takıyorlar , halka takılan boyun anormal derecede uzuyor. O dereceki halkalar çıkartılırsa boyun kasları yetersiz kalıyor kırılıyor hemen. Mr Noi dürüstçe, Chiang Mai deki köyün sahte olduğunu, turistler için yapıldığını uzak olmasına rağmen istersen orjinal köye götürebilirim seni dedi.  Anladığım kadarıyla 2 saat arabayla gideceğiz sonra 2 saat tropikal ormanda yürüme nehir filan geçeceğiz . Mr Noi dürüst filanda sünger gibi içiyor pek gözüm kesmedi. Arabayla hadi bir şekilde gittik ormanda kesin kayboluruz. Boşver  fotoğrafları facebook ve bloga atarız kimse anlamaz dedim sahtemi gerçekmi, bir sürü uzun boyunlu halkalı kadın sonuçta. Egzotik ve gizemli bir ambians yakaladıkmı atarız havamızı.

Köye vardığımızda resmen tiyatro gibiydi, içeri girdim şansıma benden başka kimsede yok , geldiğimi gören çocuklar bağırmaya başladı, zürafa kadınlarda hemen tezgahların başına geçip doğal köy hayatı  mizanseni yarattılar.

İşte köye girerken Tayland' lı veletler gördü beni çığlığı bastılar


Zürafa kadın, çocuğu yanında dokuma yaparken, tabiki mizansen.



 Malesef elimdeki poşetle, egzotik ve gizemli bir ambians yaratamadım.


Köyden sonra seni yılan çiftliğine götüreyim buranın gösterisi meşhurdur dedi. Sonradan Şafak'tan öğrendim, gösteriyi yapan "Cobra Man" lakaplı adamı  kuzey Tayland'da tanımayan yokmuş.
Gerçekten iyiydi, Cobra Man yılanlarla türlü türlü gösteriler yaptı.



Önce yılanı suya atıyor sonra arkasından dalıp suda yakalıyor.



Nacizane tavsiyem, bu tip gösterilerde maksimum zevk alma ve karizmayı tavanda tutmak için belli bir alkol oranının üzerinde gidin. Zira gösteri sonunda değişik bir mizah anlayışıyla bazı yılanları izleyenlerin üzerine attılar. 
Rutin resmimizide çektirdik .


Sonra yandaki maymun çiftliğine geçtik. Burası pek enteresan gelmedi , hoplayan zıplayan, basket oynayan, bisiklet süren maymunlar. Gösterinin sonunda geleneği bozmadım bir babunu kucağıma oturtup resim çektirdim.



 Mr Noi'ye yarın kafama göre takılıcam öbür gün buluşuruz dedim. Yeniden Tayland'ın en lezzetli Pad Thai sini  yedim bayağı yorulmuşum.Gece hemen uyudum.


 Ertesi gün  Şafak’ın cafe’ye uğradım. “Babacan mekan güzelmiş, Doğan Abi’yi de ara, bu gece de devam edelim,” dedim. Şafak’ta bir durgunluk… O anda kafama dank etti: Biz Türk erkekleri ne kadar maço görünsek de, mangalda kül bırakmasak da, dünya erkekleri içinde trip ve fırça yeme listesinde uzak ara öndeyiz. Benim yüzünden sabaha doğru eve giden Şafak, kız arkadaşı Kirana tarafından uyarılmış muhtemelen.

 Kirana Wongsuwan UNICEF’te çalışan annesi sebebiyle 17 yıl Amerika’da hem okumuş hem çalışmış. Babası yaşlanınca, ona kahve yetiştiriciliğinde yardımcı olmak amacıyla ülkesine gelmiş. Türk kahvesi üzerine araştırma yaparken Şafak’la tanışıyor. Bizimki de hemen kendi elleriyle Türk kahvesi yapıyor Kirana’ya. İlişkilerinin başlangıcı bir magazin dergisi tarafından kayıt altına alınmış


Çok özür diliyorum, Şafak’ın hiçbir suçu olmadığını, eve dönmek için bize defalarca ısrar ettiğini ama zorla masada oturtturduğumuzu dilim döndüğünce anlatıyorum. Kirana’yla da güzel bir frekans yakalıyoruz. Başlıyoruz üçümüz Chiang Mai’yi dolaşmaya. Misafirperverlikte bizim insanımızı aratmıyor Kirana. Cidden en iyi şekilde ağırladı beni.
Öğlen yemeğinde tavuk yiyelim diyoruz. Burada tavuklar dikine takılıyor şişlere.




Sohbet sohbeti açıyor. Yemekten sonra tatlıları meşhur olan bir cafe’ye gidiyoruz. Tatlılar eşliğinde siyaset, bilim kurgu, mitoloji, iş dünyası vs. vs. konularda sınır tanımıyoruz. Şafak’ın diğer bir hobisi de meditasyon yapmak. İşin inceliklerini anlatıyor. Buda rahatlatıyormuş bünyesini. Fotolar Kirana tarafından çekildi.


Huzur buldum Chiang Mai’de.





Akşam olunca, “Kirana hiç merak etme iki duble bir şeyler içip erkenden kalkarız masadan,” diyorum. Zaten biz Türklerde bir içki adabı vardır; ne olursa olsun kontrollü insanlar olduğumuzu, duygularımızla hareket etmediğimizi, akıllı mantıklı bir şekilde içtiğimizi uzun uzun anlatıyorum. Kesinlikle sapıtmayacağımıza Şafak’la birlikte söz veriyoruz.
Maalesef çok kötü sapıtıyoruz. MR Noi ye mesaj çekip babacan malesef yarında gelemeyiceğim diyorum.



Şafak farklı bir boyutta artık. Kazak bir erkek olduğunu, kesinlikle ona kimsenin karışamayacağını, istediği vakitte eve gidebileceğini söylüyor


2010 Dünya kupasının finali oynanıyor aynı gece. Saat farkından 03.30 gibi başladı maç. İspanya – Hollanda, eğer İspanya ilk 90 dakikada yenseydi Hollanda’yı, maç uzatmalara kalmasaydı bahisten oldukça yüklü bir miktar kazanacaktım. Kader değip geçiyorum ama Şafak yaşadığım hayal kırıklığını foto karesinde yakalıyor. Bu moral bozukluğuyla alkole yükleniyorum. Kumarın kötülüğünü, ne kadar gereksiz bir şey olduğunu anlatıp duruyorum.


Normalinde 20 dakikada beni otele bırakan Şafak’la 3 saat oteli arıyoruz. Arabada gülme krizi geliyor. Birimiz turuncular dese diğerimiz basıyor kahkahayı. Allahtan kaza filan yapmadık. Sonrası daha rezalet: Otelin bahçesinde göbek atma, halay çekme… Tam olmuşuz. Sözde sapıtmayacaktık.

Kalan günlerde Mr Noi'yle Chiang Mai'nin gezilebilecek her yerini gezdik. Hatta bir tam günümü ayırıp alışveriş mağazalarına girip dünyanın bedava benzin kuponunu topladık.



Mr Noi aracıyla


Sonuç itibariyle Chiang Mai hiç hesapta yokken güzel bir gezi oldu.

0 comments:

Yorum Gönderme